Copyright 2021 - Designed by Fatih Kaya

Blog

 

Çocuklarımıza Bu 7 Beceriyi Öğretemiyorsak Gelecekte İşleri Zor!

Okullar açılıyor. 20 Milyona yakın öğrencimiz öğrenmek için okula gidecek. Eğitimin gündelik politik mevziler üzerinden tartışıldığı bu günlerde bir kere daha hatırlatmak istiyorum: İçeride kim hangi tartışmayı kazanırsa kazansın, asıl yarış dışarıda. O nedenle Türkiye’de yaşayan ve geleceği dert eden herkesin müfredat tartışmalarından kafayı kaldırıp şu soruyu sorması gerek: Çocuklarımıza dünyadaki akranlarıyla daha iyi rekabet edecek becerileri kazandırabiliyor muyuz?

Rekabet koşulları belli! 
Daha evvel bu köşede 21. Yüzyıl becerilerini sıralamıştım o nedenle bu sefer sözü Harvard Innovation Lab’de öğrenme ve eğitim üzerine kafa yoran Toni Wagner’e bırakacağım. Wagner, artık klasikleşen Global Achievement Gap adlı çalışmasında global ekonomide başarılı olabilmek için 7 temel beceriye sahip olunması gerekir, diyor. Artık pek çok eğitim sisteminin benimsediği 7 global beceri şunlardan oluşuyor: Eleştirel düşünme, İşbirliği, Zihinsel Çeviklik ve Esneklik, İnisiyatif alma, Sözlü ve yazılı iletişim, Veri analiz ve Tahayyül! Dilerseniz her birini tek tek açalım.

1.Eleştirel Düşünme ve Problem Çözme Becerisi

Defalarca yazdım, tekrar edeyim: Eleştirmeden, itiraz etmeden yeni bir ürün, hizmet ya da fikir ortaya koyamazsınız! Varolanı olduğu gibi kabul eden birinden, herşeye evet diyen birinden ne mucit olur ne de kaşif. Ol sebep, katma değere dayalı yeni ekonomik üretim yarışında okulların yapması gereken varolanı eleştiren, eski sorunlara yeni çözümler üreten bireyler yetiştirmek. Okullarda eleştiri ve itiraza sınır koymak demek, bu çağda, sefaleti kabul etmek demektir. Öyle olmasaydı OECD gibi kalkınma odaklı bir kuruluş ‘eleştirel düşünme ve problem çözme becerisi’ adlı bir testle tüm üye ülkelerdeki gençleri ölçer miydi? Evet itiraz da ekonomik bir girdi artık…

2. Hayatın farklı katmanları arasında işbirliği kurma becerisi

Hayatımız her gün biraz daha karmaşıklaşıyor. Göçlerle, global ısınma gibi doğal afetlerle ve tabii ki sosyal paylaşım ağları gibi global bağlarla hayatımız her zamankinden daha fazla birbirine eklemlenmiş durumda. O nedenle farklı katmanlar arasında işbirliğini arttırmak her zamankinden daha hayati bir ihtiyaç. Önümüzdeki dönemde farklı kültürlerden ve hayatın farklı katmanlarından gelen bireyler arasındaki işbirliğini arttıracak kişilere ihtiyacımız her zamankinden fazla olacak. Türkiye gibi zaten kendi içinde ciddi toplumsal güven krizi yaşayan bir toplumda bu beceri ayrı bir aciliyet taşıyor. Herkesin kendi toplumsal katmanı içine sıkıştığı bu girdaptan kurtulabilmemiz için başta okullarda olmak üzere çocuklarımıza işbirliği becerisini kazandırmamız gerekiyor. Hem ekonomik hem beşeri bir aciliyet bu.

3.Zihinsel Çeviklik ve Esneklik

Tek bir meslekle bir ömür geçirmek artık tarih oldu. Meslekler de bireysel ilgiler de hızla değişiyor. Bugün doğan bir çocuk en az üç meslek değitirecek (Gerçi kimi uzmanlar 7 meslek diyor ama o başka bir tartışma!) Ve bugün varolan mesleklerin önemli bir kısmı o çocuk iş hayatına başladığında ortada olmayacak. Teknolojinin bu kadar hızla değiştiği bir çağda bu değişen hayata hızlı ve uyumlu bir şekilde müdahil olmak ayrı bir beceri. Ben bu beceriye zihinsel esneklik diyorum, Wagner ise çeviklik demiş. Tek bir fikre sonuna kadar bağlananların, fikir değiştirmeyi bir nevi eziklik olarak görenlerin çok zor elde edebileceği bir beceriden söz ediyoruz. Bizim biraz da sınav sistemi ile beslenen ‘tek bir doğru’ hastalığımız çocuklarımızın zihinsel çeviklik ve esneklik becerisi kazanmasının önündeki en büyük engel. Ama eğer başta okullarda çocuklarımıza hayata yaklaşırken bu zihinsel çevikliği kazandıramaz isek, geçmişte çakılı kalmış bireylerle yeni ekonomide rekabet etmemiz mümkün olmayacak.

4.İnisiyatif Alma ve Girişimcilik

Aslında Mevlana bu beceriyi en güzel şekilde anlatmıştı: Dünle beraber gitti, cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Yeni şeyler söyleyebilmek için yeniliklere açık olmamız, bunun için de inisiyatif almak, adım atmak gerek. Sesini çıkartanın susturulduğu bir ortamda inisiyatif almak zor, yeni bir şeye girişmek daha da zor. Ama içinde bulunduğumuz global rekabet ortamında tutunabilmemiz için çocuklarımıza başta okulda inisyatif almayı öğretmemiz gerek. Çünkü çocuklar erken yaşta bu beceriyi almayınca sonrasında ne inovasyon yapacak cesarete sahip oluyorlar ne de yeni bir girişimi hayata geçirecek özgüvene ulaşıyorlar.

5. Sözlü ve Yazılı İletişim

Sanırım anlaşılması en kolay beceri bu. Kendini ifade edemeyen, bunu gerektiğinde bir metne dökemeyenler zaten her devirde oldukça zorlanıyordu. Ancak içinde bulunduğumuz yoğunlaştırılmış medya çağında insanların dikkatini çekmek her zamankinden daha çok beceri gerektiriyor. O nedenle bu çağda başarılı olmak için başta okullarda olmak üzere çocuklarımıza kendilerini ifade etmeyi ve okuduklarını anlamayı öğretmemiz gerek. Bu konuda elimizdeki veriler maalesef durumumuzun iyi olmadığını gösteriyor. Anadilini hakkıyla kullanamayan bireylerden oluşan bir sistemde insanların ne biribrini anlamasını ne de bir işbirliğinde başarılı olmasını bekleyebiliriz. İletişim, adı üstünde, olmazsa olmaz.

6. Bilgiye Ulaşma ve İşleme Becerisi 

Biliyorsunuz içinde bulunduğumuz yeni devrin bir diğer adı, bilgi çağı ya da bilgi ekonomisi. Her zamankinden daha çok bilgi var artık hayatımızda. O yüzden bilgiyi akılda tutmanın, ezberi sınavlarla yüceltmenin hiçbir karşılığı yok artık, çünkü artık o işi internet yapıyor. Son müfredat tartışmasında da gördüğümüz gibi, okulu içerik aktarma mekanizması olarak gören yaklaşımın miyadı doldu. Bu çağda ihtiyaç duyulan beceri bilgiye hızlı bir şekilde ulaşmak ve daha da önemlisi pek çok farklı kaynaktan elde edilen bilgiyi etkili bir şekilde analiz etmek. Bilgi hamallığına değil, bilgi işleme ustalığına ihtiyacımız var.

7. Meraklanma ve Hayal Kurma Becerisi

Bir Türkiye Hayali kitabında detaylıca örneklendirdiğim gibi hayal kurmakla başlıyor her ilerleme. Merak etmeyen, hayal kurmayanların bu yeni sistemde bir değer ortaya koymaları mümkün değil. O nedenle çocuklarımıza soru sormayı, ayakları yere basmayan hayaller kurmayı öğretmeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bu amaçla okulun yapması gereken tek şey gölge olmaktan vazgeçmek. Çocuklarımızın tahayyül dünyasına yasaklarla çeper örmekten vazgeçip, onların hayallerini özgür bıraktığımız zaman var ya…

Özetle diyeceğim şu. Hamaseti bırakıp bu 7 beceriyi çocuklarımıza ister okulda ister evde nasıl kaznadırırız sorusuna yanıt aramamız gerek. Sözkonusu olan hepimizin geleceği.

 Prof. Dr. Selçuk R. Şirin, New York Üniversitesi

 


 

Dâhi olmanın formülünü açıklıyorum!

Gündemden bağımsız yazacağım bugün. Alakasını herkes kendi hayatından kurar nasılsa. Dâhi olmak ister misiniz? Akademide, sporda ya da sanatta bir deha olmak ister misiniz? Sınıfta ya da işte performansınızı zirveye taşımak ister misiniz? Yanıtınız evet ise buyurun size 4 aşamalı formül.

Önce şu soruyu sorayım: Üstün yetenek sizce doğuştan mı geliyor yoksa sonradan mı elde ediliyor? Bu basit soruya vereceğiniz yanıt öğrenmeye yaklaşımınızı belirlediği için çok kritik. Nobel ödüllerinden satranç şampiyonlarına, matematikten yüzmeye pek çok alanda yapılan çalışmalar zekanın tek başına başarıyı belirleyen bir faktör olmadığını gösteriyor. Pratiğin, öğrenmenin temel değişken olduğu giderek daha net bir şekilde açığa çıkıyor. Zaten “Üstün yetenek doğuştandır!” inancına sahipseniz eğitimden uzak durun, derim. Zira performansın doğuştan belirlendiğine inanan birinin hem kendinden hem başkalarından beklentisi sınırlıdır. Bu konuya daha evvel Bill Gates üzerinden değinmiştim.

 Performansı zirveye taşımanın 4 koşulu!

Daha fazla uzatmadan yazının başlığındaki soruya döneyim. K Anders Ericsson bu soruya hayatını adamış bir psikolog. Yaptığı onlarca araştırma ile “zirve performans” konusunda uzman biri. Malcolm Gladwell’in Outliers (Çizginin Dışındakiler) kitabını okuyanlar onu “10 bin saat kuralı” ile hatırlayacaklardır. Ericsson ve arkadaşlarının pek çok kültürde ve farklı sahada zirve performansı yapanlar üzerinde yaptıkları çalışmaların sonucunda vardıkları bir formül var. Herhangi bir sahada zirveye çıkmak için şu 4 koşulu yerine getirmek gerek: Tahayyül, durum tespiti, sürekli geri besleme (geri dönüt) ve pratik!

Önce tahayyül!

Herhangi bir alanda zirveye çıkmak için önce başarı motivasyonunuzun olması şart! Hayali olmayan kişinin başarması mümkün değil. Ancak büyük hayalleri olanlar, bu hayallere sıkı sıkıya bağlı olanlar zirveye çıkabiliyor. Zirveye çıkmadan zirveyi hayal edenler...

Realist durum tespiti şart!

Bir alanda zirveye çıkmanın ikinci koşulu gerçekçi bir durum tespiti yapmak. Yani uzmanlaşmak istediğiniz sahadaki becerilerinizin bir bilançosunu çıkartmak. Zayıf noktalarım nelerdir? Nerelerde daha çok çalışmam gerek? Bu sorulara gerçekçi bir yanıt vermeden yola çıkılmaz. Çıkılsa hedefe yaklaşılmaz.

Sürekli geri besleme (geri dönüt)

Zirveye giden yolda atılan her adımın sizi zirveye ne kadar yaklaştırdığını bilmeniz gerekiyor. Öğrenmenin en temel kurallarından biri bu. Ne kadar başarıyorum? Bu attığım adım doğru bir adım mı? Bu soruları sürekli sormak ve sürekli yanıtlamak yani geri dönüt almak gerekiyor. Öğretmen, mentor bunun için var. Sayaç da… Bu geri dönüşlerle sürekli güncellenen bir pratik ancak uzun vadede gerçek sizi zirveye yaklaştırıyor.

İnekleyerek zirveye çıkmak mümkün değil! 

Zirveye ulaşmanın son koşulu “kasıtlı pratik”. Çalışmak, pratik yapmak, sürekli pratik yapmaktan söz ediyoruz. Ama Ericcson öyle ezbere 10 bin saat pratik yapmaktan söz etmiyor. Performansı zirveye taşımak için sözü edilen “pratik” özel bir çalışma. Kasıtlı, tasarlanmış, kişiye özel öğrenme pratiği. Yani inekleyerek herhangi bir alanda zirveye ulaşmak mümkün değil.

Her şey büyük bir hayalle başlıyor ama çalışmadan kimse zirveye çıkamıyor!

Özetle, zirveye çıkmak için büyük bir hayalin peşinde koşmak, yola çıkarken durumunuzu gerçekçi bir şekilde tespit ederek attığınız her adımın sonuçlarını sürekli olarak ölçmek ve hiç durmadan adım atmanız gerekiyor. Bu dört koşulu yerine getirmeden performansınızı arttırmak mümkün değil! Şimdi sizden bu tezi test etmenizi istiyorum. Yaptığınız iş her ne ise sizin alanınızdaki “dâhilerin” zirveye nasıl çıktıklarına biraz daha dikkatlice bakın. Her birinin o zirveye düşleriyle, tırnaklarıyla çalışarak geldiklerini göreceksiniz. Cem Yılmaz haklı: “Başarılı insanların ortak özelliği it gibi çalışmalarıdır, başka bir şey ne gördüm ne duydum… Gerisi traştır, süstür, dedikodudur.”

Son olarak. Bu yazıda “dâhi” sözcüğünü bir sıfat olarak değil, bir fiil olarak tarif ediyorum. Bunu kasıtlı olarak yapıyorum çünkü amacım zirveye giden yolun herkese açık olduğunu vurgulamak. 

                                                                                                      Prof. Dr. Selçuk R. Şirin, New York Üniversitesi (Hürriyet Gazetesi, 28.11.2016)

 


 

Doğu Çocukları Niçin Daha “Egoist”, Batı Çocukları Niçin Daha “Özgüvenli” Yetiştirilmekte?

Yazacaklarım kesinlikle bilimsel araştırmalara ya da herhangi bir uzmanlığa dayanmamaktadır. Sadece kişisel gözlemlerim ve deneyimlerime dayanmaktadır.

Yurtdışına Dil öğrenimi ve eğitim için çıkmıştım.

Türkiye’de daha önce ciddi hiçbir iş deneyimim yoktu, rahat bir öğrencilik hayatım olmuştu..

Yaşam masraflarını karşılamak için bir Restaurant’ta  çalışmaktaydım. Benimle birlikte 14-15 yaşlarında yerli bir Lise öğrencisi çocuk daha çalışıyor, hafta sonları gece saat 10-11’e kadar bulaşık yıkıyordu. Açıyordum çocuğa. Arada izin veriyor, yerine ben yıkıyordum.

Ülke refah düzeyi yüksek bir ülke idi. Birgün, çocuğa niçin çalıştığını sordum.

“Yaşam masrafları için.. kiramı ödemem lazım,” dedi.

“Kiminle kalıyorsun? Ailen ödemiyor mu kirayı,” dedim

“Ailemle kalıyorum ve aileme ödüyorum.”

(İçimden ‘Vay acımasızlar,’ dedim) Bir yandan çocuğa üzülüyordum bir yandan da ona elimden geldiği kadar yardım ediyordum bizim oraların yüreğiyle ” Aman ezilmesin bu yavrucak,” diyordum.

Haftalar geçti.. Birgün gazete okuyordum. Ülkenin vergi rekortmenleri listesi açıklandı. Tam gazete okuyorken çocuk ise geldi. Bana selam verdi içeri girerken. Ben de bir anda ” Bak bu adam sana ne kadar benziyor, ” dedim. Adam cidden benziyordu ama ben şaka yapıyordum.

Yanıma geldi gazeteye baktı ” Babam, ” dedi. Bu sene 2. olmuş. Geçen sene 3. idi, ” dedi.

İnanamadım. Çocuğun babası ülkede en çok vergi veren 2. zengin işadamıydı.

Çocuğun ailesine karşı içimde duyduğum kızgınlık daha da artmıştı. “Şuna bak, ülkenin en zengin adamlarından birisinin çocuğu hafta sonu sabahlara kadar bulaşık yıkıyor, kirasını ve yaşam masraflarını karşılamak için uğraşıyor; ailesiyse yardım etmiyor,” diyordum.

Çocuk beni çok severdi. Birgün doğum günü partisine davet etti. Gittim. Denize sıfır, harika bir villada yaşıyordu. Ailesi ve bütün arkadaşları oradaydı. Partide babası ile tanışma ve konuşma fırsatı buldum.

İyi bir adama benziyordu. Sıcak kanlıydı, herkesle teker teker ilgileniyordu. Daha ceberrut bir baba bekliyordum karşımda. Konuşup konuşmamak konusunda içim içimi yiyordu.

Kendimi tutamadım. Adama: ” Bu çocuğa niye sahip çıkmıyorsun, niye korumuyorsun? ” dedim.

Adam şaşkınlıkla bana bakarak, “Niçin böyle düşünüyorsun,” dedi.

“Bu çocuk haftasonları yanımızda bulaşık yıkıyor.”

Adam şaşırdı: “Koruyorum işte,” dedi, “çalışıyor ve kimseye muhtaç değil. Yaşam masraflarını şimdiden kendisi çıkartıyor,” dedi.

Kızgınlıkla, “Bu çocuğun okuması gerek. Kira alarak mı sahip çıkıyorsun bak şunun haline… Bizim de ailelerimiz var; bizim için herşeyi yapıyorlar. Bir de vergi rekortmenisin. Yazık şu yaptığına,” dedim.

Adam önce şaşırdı ve sonra güldü. Daha sıcak bir ifadeyle, “Bak,” dedi, “sizin yardım etmek anlayışınızla, bizim yardım etme anlayışımız çok farklıdır. Balık vermek yerine balık tutmayı öğretmeyi tercih ediyoruz. Senin dediğin gibi bu çocuğun masraflarını ailecek biz karşılasak, bu çocuk rahat bir eğitim dönemi geçirir; ancak asalak, bencil, kibirli bir çocuk olur. Toplumla ve insanlarla bağında hep problem olur ve herkese üst perdeden konuşur. Evet kira alıyorum, yaşam masraflarını kendisi karşılıyor. Bana şükran borcu yok. Hayatın ne olduğunu biliyor. Hayat hep birşeylerin masrafını ödetmiyor mu sana?  Bunu erken yaşlarda öğrenip, ona göre gerçekleri görmesi ve hayatını daha rasyonel temelde ona göre kurması olumsuz birşey mi?”

Salonun daha sakin bir köşesine geçtik. Pencere kenarına kadar attığımız adımlar bitince adam devam etti.

“Eğitim çocuğa harika bir kapı açabilir, bu sayede çok para da kazanabilir. Ancak meslek öğrenmesi insanları hayatı genç yaşta tanıması onu farklılaştırır, olgunlaştırır. 

Toplumda sadece kendisinin olmadığını ve öteki insanların da olduğunu fark eder. 

Eğitim insanı farklı bir yöne, meslek farklı bir yöne hazırlar.  Kira almasam, bütün parası kendisine kalsa kazandığı parayı gidip uyuşturucuya, eğlenceye, alkole, kumara harcayacak. Kira sorumluluğu olduğu için bütçesini ona göre ayarlıyor. Bu yaşta bütçesini yönetebiliyor.  Oğlum seni çok sever. Bahsetti. Çok iyi bir insanmışsın. Ona yardım ediyormuşsun. Üniversite okumuşsun, ancak iş yerinde bir domatesi bile kesemiyor,kızıyor ve küfür ediyormuşsun; elin birçok ise yatmıyormuş restaurantta. Oğlum komik hallerini anlatıp gülüyor. Biz de ailecek gülüyoruz. Ancak bir domatesi kesemiyorsan, yetiştirilme tarzın da eksiklikler var demektir.

Bir yerde Üniversite diplomasi ile iyi bir iş bulabilirsin. Ancak hafife aldığın,basit gördüğün domates kesme işini yapan adamı aşağılarsın,” dedi.

“Yeri gelecek şu gördüğün bütün servetim bu oğlumun olacak. Çalışmadan servet sahibi olursa canavara dönüşür. Herkesi aşağılar. Bir işçinin nasıl iş yaptığını, nasıl işçi maaşı ile geçindiğini bilmez. Sürekli onlarda kusur arar, uğraşır durur. Ben bir evlat yetiştirmek istiyorum; bir canavar yetiştirmek istemiyorum. Sadece eğitimi önemsiyorsunuz. Mesleği önemsemiyorsunuz. Eğitim ne yapacağını öğretirken, mesleki tecrübe başkalarıyla birlikte nasıl yapacağını öğretir. Meslek sayesinde egoyu atar. İş yapabilme yeteneği ile özgüveni gelişir. Hem yetenekleri çoğalır, hem insanları anlar,’ dedi.

Söyledikleri çok etkilemişti.

Gelelim bana… Kendi hikayemi anlatacağım ama bilin ki bu hikaye neredeyse hepimizin hikayesi… Bütün eğitim dönemimde ailem masraflarımı karşıladı. Hiç çalışmadım o dönemler. Durmadan kitap okudum,durmadan dolaştım, eğlendim ve durmadan siyaset yaptım.. Birçoğunuz gibi çocukluğun ilk günlerinden ” Büyük adam olacak, ya da ünlü adam olacak, ” diye yetiştirildim.

Bizim gibi toplumlarda, “Büyük devlet adamı, kurtarıcı vs” gibi yetiştirilen çocukların durumunu destekleyen bir de rüya görülür. Bir yakınımız,biz çocukken rüyasında büyüyünce çok büyük bir adam olacağımızı görür. Ya bu rüyayla ya da çocukken söylediğimiz bir sözün keramet alameti sayılmasıyla hepimiz ayrıcalıklı, üstün ” Büyük adam” adayı olarak yetiştiriliriz. Doğu toplumlarının destan, efsane ve masal toplumları olması, kahramanlık temasının bu efsanelerde, masallarda ve destanlarda çok yüklü olması da başka bir faktördür.

TR’deyken herhangi bir kitabı okuyup bitirince, “Çok güzel bir kitap ama birşey eksik yine,” derdim.

Cevabını yurtdışında buldum: ” Hayatın kendisi eksikti..

Beğendiğim bütün hikayeler, bütün sonuçlar bütün deneyimler ne kadar güzel olursa olsun bana değil, başkalarına aitti.Başkalarının tecrübeleriyle geldiği sonuçtu okuduğumuz kitaplardaki öyküler, romanlar ve tavsiyeler…

Gelelim bizim anne ve babalarımıza..

Bu konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum…

Bizim annelerimiz ve babalarımız çok iyi insanlar, ancak çok “kötü” anne ve babalar.

Çocukları gerçeklere göre değil, hayallere göre yetiştiriyorlar.

Batı’da çocuk hayallere göre değil, gerçeklere göre yetiştiriliyor.

Gerçekleri daha erken gören çocuğun hayalleri de daha gerçekçi oluyor.Gerçekçi olunca gerçekleştirilme oranları da hayliyle yüksek oluyor.

Ailemizin bir yanlışı var. Anne babalarımız sebebi ne olursa olsun hayatta kendi gelemedikleri yerlere bizleri getirmeye çalışıyorlar. Çocuklarından kahramanlar, kurtarıcılar çıkartmaya çalışıyorlar.

Hiçbir annenin ve babanın hayatta kendi gelemediği yere çocuğunun gelmesini beklemek gibi bir hakkı yoktur. Bu arzu çocuğun yaranına görünse ve masum gibi dursa da değildir.

“Senin için neler çektim. Sana verilen imkanları kimsenin çocuğu göremedi. Saçımı süpürge ettim,” gibi anlayışlar son derece zarar vericidir.

Annelere babalara şunu söylüyorum. Çocuğunuz için fedakarlık yapmayın. Onu da küçük yaşta hayata atın. Hem sorumluluk alsın hem de görsün herşeyi.

Bizde çocuk 23-25 yaşlarında Üniversiteyi bitiriyor ve hayatı öğrenmeye ancak mezun olunca başlıyor. Batı’da üniversite bitiren çocuk eş zamanlı olarak çalıştığı için hayati da bir bakıma görmüş, öğrenmiş oluyor.

Bizim Doğu toplumlarında çocuk sürekli korunduğu ve sürekli olağanüstü hayallerin varisi olarak yetiştirildiği için ” Egoist” oluyor.

Birgün parkta küçük bir çocuk seviyordum, “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sordum. Annesi güldü. Sonra bir daha sordum, bu sefer memnuniyetsiz bir ifade belirdi yüzünde.

“Çocuğa böyle sorular sormayın. Ne olacağına yıllar sonra hayatı görüp karar verecek. Şimdiden kafasının bununla meşgul olması anlamsızdır. Şu an öğreneceği şey ayakkabılarını bağlamak, yatağını toplamak, tabağını yıkamak gibi disiplin ve organize edici şeyler yapmak; bir de çocukluğunun tadını çıkartmak.

Batı’da çocuğa ilk yatak toplamayı, ayakkabılarını bağlamayı öğretirler. Önemlidir bu. Her gün yatağını toplayan çocuk düzen, disiplin öğrenir. Bizde düzen, disiplin, system,organizasyon öğretilmez. Bütün hayatımız boyunca en büyük eksikliğimizdir aslında. Herşeyi anne baba yapar. Çocuk geleceğin dehasıdır, büyük adamıdır, kahramanıdır ya da kurtarıcısıdır, yeter ki ezilmesin.

Özgüven, insanın yaptığı işlerden, uğraşlardan, becerilerden, yarattıklarından, ürettiklerinden gelmektedir.

Bizler uzun süre hiç çalışmıyoruz yaratmıyoruz, üretmiyoruz da. Batı’da çocuk küçük yaşta kendine uygun işlerde çalışarak önce ÖZGÜVENİNİ geliştiriyor.

Biz de, çocuk sürekli korunarak ve aşırı övülerek EGO’su olağanüstü şekilde şişirilmektedir. Bizler büyük adam, olarak yetiştirildiğimiz için daha çok EGOİST, bencil ve kibirli oluyoruz. Buna rağmen iş yeteneğimiz ve becerimiz olmadığı için ÖZGÜVEN’imiz çok daha azdır.

Egoizmin, kibirin pan zehiri küçük yaşta becerimizi, iş yapabilme yeteneğimizi, başkalarıyla ortak hareket edebilme tecrübemizi geliştirmek, yani yaşamla ve gerçeklerle erken tanışmaktır. Tanıdığım ne kadar üst düzey müdür ve yönetici varsa  hepsi zamanında bulaşıkçılık, cafe işçiliği, benzincilik gibi bizim hor gördüğümüz işleri yapmış. Zengin fakir hepsi çalışmış. Toplumun her tabakasıyla empati kurabilme yeteneğini bu yüzden geliştirmiş.

Şu an ne zaman dışarıdan yiyecek alsam ve gittiğim yer kalabalık olsa, servis yapan elemana hep “Acelem yok, rahat ol; önce öteki müşterile bak,” derim.Çünkü o adamın o an neler yaşadığını iliklerime kadar bilirim. İlk geldiğim yıllar ben de o işi yapıyordum. O duyguyu her haliyle tecrübe etmiştim. EMPATİ ancak böyle öğretilebilir, diye düşünüyorum.

Bizim ÖZGÜVENİMİZ yok. Çünkü becerilerimiz, hünerlerimiz, iş yapabilme yeteneklerimiz, kendimize yeterliliğimiz ve bunun yanında başkalarıyla birlikte yaşama duygularımız pek gelişmemiş.

O yüzden daha çok EGOmuz var. EGO ile ÖZGÜVEN tamamen ters orantılıdır. Ancak hep birbiriyle karıştırılır. Egoist bir insanın kibri yüksek Özgüven sayılır.

EGOİST insanlara bakın, ÖZGÜVENLERİ olmadığı için sürekli kibir abideleri gibi dolaşırlar. Ancak ellerinden hiçbir şey gelmez. Birçok şeyi beceremezler. Hep başkalarını suçlayarak ezerler.

Hayatta çocuğu hayata hazırlamanın en güzel yolu, onu hayatla en kısa zamanda tanıştırmaktır.

Hayatla en kısa zamanda tanışmak çocuğa, insanlar arasındaki ilişkileri, kazandığının değerini bilmeyi, bedel ödemeyi öğretip, geleceğe yönelik önemli kararları almak hususunda son derece de gerçekçi olmasını sağlayacaktır.

Bizde yanlış bir anlayış var: Çalışan çocuk okumaz deyip çocuğu hiç ise vermemek, ya da bir iş yerine, “Eti senin kemiği benim,” diyerek verip, gizliden tanıdık patrona çocuğu ezdirmek.

İkisi de çok yanlış bakış açıları…

Haftada 1-2 gün 3-5 saatte olsa çocuğunuzu ise verin.

Topluma ” Sen benim kim olduğumu biliyor musun? ” diyen ve kendisinden daha güçsüz gördüklerini ezen, onlara parayla, güçle, lüksle hava atan bir canavar yetiştirmek istemiyorsanız bir konfeksiyoncunun, marangozun, kasabın, manavın, tamircinin hayatını tecrübe etmiş bir  çocuk yetiştirin; EMPATİ böyle edinilir, başka reçetesi yoktur.

Doğu toplumları yaşadıkları sorunların kaynağını yönetimde, Batı toplumları üretimde aramaktadır. O yüzden bizler çocuklarımızı hep “üstün yöneticiler” olmaya yetiştiririz. Ülke meselelerini üretim (ekonomi) değil, hep yönetim (siyaset) boyutuyla tartışırız. Üretim yapılarını değil, yönetim yapılarını hedef alırız.

Çocuklarınızı yönetici olmaya değil, önce üretici ve katılımcı olmaya yetiştirin.

Bırakın çocuğunuz kendi yeteneklerine, becerilerine ve tecrübesine göre kendisi seçsin hayatta izleyeceği yolu. Lisede zaman bulabildikçe hafta sonları, yaz tatilleri çalışan çocuk hem insanları, hem hayatın nasıl kazanıldığını hem kendi becerilerinin neler olduğunu öğrenecek.

Yani hem toplumu hem kendisini tanıyacak.

Lise sonrası eğitim veya çalışma hayatında en doğru tercihi yapacak. Yarın çok büyük bir makam, mevkide elde etse, karşısına çıkan alt tabakadan insanları ezmeyecek, onları kendi geçmişinden tanıyacak.


Deneyimlerin Sıradışı Düşünmeye Katkısı

Yaşadığımız çağı inovasyon ve yenilik çağı olarak adlandıranların ikna edici dayanakları var. Çağımızda değişim hiç olmadığı kadar hızlı ilerliyor ve değişimin hızı üstel bir nitelikte artmakta. Ekonominin, politikanın, günlük yaşamın, uluslararası ve ailevi-kişisel arası ilişkilerin merkezinde yenilikçiliğin damgasını görmek hiç zor değil. Ne kadar tutarlı davrandıkları sorgulansa da yenilikçilik şirketlerin ve kurumların vizyon veya misyonlarının bir yerine sokuşturuluyor ve gerçekten başarılı olanlar da bu prensibi hayata geçirenler olarak görüyoruz. Örneğin Apple gibi tek bir şirketin gelirinin onlarca ülkenin milli gelirinden daha fazla olduğunu görmek yeterince göz açıcı.

Eğitimcilerimizin ciddi anlamda kafa yormaları gereken bu hususun anlaşılması ve gerekli eğitim reformlarının, öğretmen ve aile eğitimlerinin yapılması için deneme-yanılmalardan yorulmuş eğitim sistemimizin yeni maceralara girmeden “ne biliyoruz?” sorusundan başlayarak var olan çalışmalara kulak kabartması mütevazı bir ilk adım olabilir. Aslında yenilikçi düşünmeyi tek veya birkaç bir nedene indirgemek basitleştirici olacaktır ama anlamak için bir yerden başlamak kaçınılmaz. Eğitimcilere, psikologlara, ailelere bakan yönüyle önemli gözüken bir noktadan başlayalım.

Yenilikçi, sıradışı düşünmeye yönelik yapılan çalışmalara bakıldığında yapılan farklı çalışmaların işaret ettiği noktalardan birisi deneyimlerin orijinal fikirlerin oluşmasındaki göz ardı edilemez katkısı. İlk bakışta yenilik düşünme çoğu zaman imgeleme/hayal gücü ile ilişkili gözüktüğü için deneyimlerin etkisi garip gelebilir. Gerçekten de hayal gücünün yenilikçi düşünmede çok önemli bir rolü vardır. Bu yüzden hayal gücünü destekleyen etkinliklerin yapılmasının, bu nitelikte eserlerin okunmasının ve takip edilmesinin faydası inkar edilemez. Fakat yapılan yakın dönem çalışmalar sanki daha önemli olan başka bir faktöre işaret ediyor: yaşam deneyimlerinin devasa katkısı.

Deneyimlerin testlerde oluşturabileceği yanlılığı sorguladığımız bir çalışmada (Runco & Acar, 2010) katılımcılara çoğul düşünmeyi (divergent thinking) gerektiren açık uçlu sorular sorduk. Bu sorular tipik olarak yanlış cevabı olmayan ama katılımcıların birden çok cevap vermesini özellikle vurgulayan etkinlikler şeklinde sunuldu. Katılımcıların cevapları saklanıp bir hafta sonra kendilerine tekrar verildi ve şu yönerge verildi: “Ürettiğiniz bu cevapların veya fikirlerin hangilerini siz daha önce kendiniz deneyimlediniz veya başkalarını deneyimlerden gözlemlediniz?” Aynı zamanda toplam fikir sayısını ifade eden akıcılık ile toplam sıradışı cevapları içeren orijinallik sayısı her bir katılımcı için hesaplandı. Bulgularımız bir hayli ilginç çıktı. Üretilen fikirlerin yüzde 30-44 aralığındaki bir kısmı deneyimlerle ilişkili çıkarken orjinal fikirlere bakıldığında bu yüzde 65’e çıkıyordu. Diğer bir ifadeyle, deneyimler fikir üretmeye ama özellikle de orijinal fikir üretmeye etki ediyor.

Araştırmaların gösterdiği başka bir husus ise deneyimlerin sıradışı ve beklenmedik olmasının da bireyin gelişimine katkıda bulunduğu yönünde. Yabancı bir ülkede yaşama veya göçmen olmak bunun iki örneği (Goertzel, Goertzel, & Goertzel, 1978; Leung, Maddux, Galinsky, & Chiu, 2008).

Yenilikçi düşünme biraz da bilişsel esneklik gerektiriyor. Yapılan bir çalışmada (Ritter ve diğerleri, 2012) deneyimlerin niteliğinin bilişsel esnekliğe olan katkısı incelenmiş. Üç ayrı gruba ayrılan katılımcılardan ilk grup beklenmedik, fizik kurallarına aykırı bir deneyimi bizzat aktif bir şekilde yaşamışlar. Örneğin masanın üzerindeki bir bavula yaklaştıkça bavulun boyutları küçük, uzaklaştıkça büyük görünmesi sağlanmış. İkinci gruptaki kişiler ise olağan, günlük bir hadiseyi bizzat aktif bir şekilde yaşamışlar. Üçüncü gruptakiler ise beklenmedik, fizik kurallarına aykırı bir deneyimi bizzat değil, bir filmde izlemişler. Sonrasında tüm katılımcılara iki dakika içerisinde cevaplamaları için çoğul düşünme sorusu sorulmuş; verdikleri cevaplardan akıcılık ve esneklik puanları hesaplanmış. Bulgular, beklenmedik deneyimi bizzat aktif bir şekilde deneyimleyen katılımcıların beklendik, yani, rutin bir hadiseyi bizzat yaşayan ve beklenmedik hadiseyi bizzat yaşamayıp gözlemleyen kişilere göre – akıcılık puanları kontrol edildiğinde – daha esnek düşündüklerini göstermiştir. Diğer bir ifadeyle bizzat deneyimlenen sıradışı deneyimler zihni kalıpları zorlayan, farklı tipteki fikirlere kapı aralayan bir etkiye sahip. Takip eden diğer bir çalışmaları aktif ve gözleme dayalı katılımı sıradışı ve de rutin bir etkinlikte olacak şekilde deneyimleyen dört ayrı grubu karşılaştırmış ve aktif katılımın, gözlemlemeye göre, esnekliğe büyük bir katkısının olduğunu, etkinin özellikle de sıradışı deneyimde iyice yükseldiğini görmüşlerdir.

Bloom ve diğerleri (2014), tarafından yapılan başka bir çalışmada ise hayatın rutin akışını bozan etkinliklerin, mesela tatilin, tatile çıkan kişilerin insanların tatil öncesi ve sonrası verdiği cevapların sayıları karşılaştırıldığında sıradışı olmasa bile esnek düşünme yeteneklerini artırdığı görülmüştür.

Laboratuvar ortamında veya deneysel şartlarda gerçekleştirilen çalışmaların yanısıra insanlığa yapmış oldukları katkılarıyla kendini kanıtlamış kişilerin incelendiği çalışmalar da mesela psikopatoloji gibi olumsuz gibi gözüken farklı deneyimlerin bile aslında insanlığa yapılan katkılara olumlu etkide bulunduğunu göstermiştir. Damian ve Simonton (2015) psikolopatoloji yaşamış sanatçıların yaratıcılık başarılarının daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Bunun yanısıra zihinsel hastalıklara ek olarak ortaya çıkan gelişimsel olumsuzlukların “gereğinden fazla” zorluk ortaya çıkardığı için zihinsel rahatsızlıkların yaptığı olumlu etkiyi azalttığını ortaya koymuştur.

Burada özetlenen çalışmaların gösterdiği net olan bir nokta farklı deneyimlerin kişinin gelişimine, özellikle de yenilikçi, sıradışı, orijinal, ve esnek düşünme becerilerin yaptığı yadsınamaz katkıdır. Anne-babaların ve eğitimcilerin bu bilgiler çerçevesinde sürekli aynı sınıf ortamına, aynı öğretmen veya öğretmenlerden, aynı veya benzer şartlarda edinebilecekleri bilgilerin ne kadar “farklı” bir deneyim sunabileceğini dikkate alıp kendi şartlarında yetiştirmekte oldukları öğrencilere farklı ne gibi yaşam deneyimleri sağlayabilecekleri değerlendirmeleri gerekmektedir.

Her maddi şart ve koşulda öğrencilerin deneyimlerini farklılaştırma şansları mevcuttur. Burada asıl husus bu çabanın bilinçli, planlı, programlı, sistematik ve hedefe yönelik yapılmasıdır. Burada 1997 yılı İtalyan yapımlı bir film olan “Hayat Güzeldir”i hatırlamak yerinde olacaktır. Film, ikinci dünya savaşı şartlarında sürgün edilen bir Yahudi babanın 4 yaşındaki oğlu Giouse’ye savaş şartlarını sanki bir oyunmuş gibi sunarak onun olumsuz şartlardan etkilenmemesini sağlamak için ortaya koyduğu özveriyi anlatır. Oyunu kazanırsa sonunda doğum gününde hediye tank alacak olan Giouse bu motivasyonla babası ile bu zor şartlarda oyunun gerektirdiği gibi sürekli saklanarak bir hayli “farklı” bir deneyim yaşamıştır.

Eğitimciler ve anne-babalar olarak çocuklarımıza yaşatabileceğimiz o kadar çok deneyim var ki… Bu yaşatılacak deneyimler eğitimci ve anne-babaların “yaratıcı” düşünme çabalarını gerektiriyor.

Kaynakça

Ritter, S. M., Damian, R. I., Simonton, D. K., van Baaren, R. B., Strick, M., Derks, J., & Dijksterhuis, A. (2012). Diversifying experiences enhance cognitive flexibility. Journal of Experimental Social Psychology, 48, 961-964.

de Bloom, J., Ritter, S., Kühnel, J., Reinders, J., & Geurts, S. (2014). Vacation from work: A ‘ticket to creativity’?: The effects of recreational travel on cognitive flexibility and originality. Tourism Management, 44, 164-171.

Ritter, S. M., Damian, R. I., Simonton, D. K., van Baaren, R. B., Strick, M., Derks, J., & Dijksterhuis, A. (2012). Diversifying experiences enhance cognitive flexibility. Journal of Experimental Social Psychology, 48, 961-964.

Goertzel, M. G., Goertzel, V., & Goertzel, T. G. (1978). Three hundred eminent personalities. San Francisco, CA: Jossey-Bass.

Runco, M. A., & Acar, S. (2010). Do tests of divergent thinking have an experiential bias?. Psychology of Aesthetics, Creativity, and the Arts, 4, 144-148.

Leung, A. K. Y., Maddux, W. W., Galinsky, A. D., & Chiu, C. Y. (2008). Multicultural experience enhances creativity: the when and how. American Psychologist, 63, 169-181.

Yrd. Doc. Dr. Selçuk Acar

SUNY Buffalo State University, Buffalo, NY, ABD


 

 

f t g m